Her Deprem ve Yangın, Sistemin Kasıtlı İhmalini ve Yapısal Çürümeyi Gösterir

“Her Deprem ve Yangın, Sistemin Kasıtlı İhmalini ve Yapısal Çürümeyi Gösterir“:

Yaşam Gazetesi’nden Haydar Sürgeç, Murat Köprücü ile Afetlerdeki Sosyal Çöküşü Konuştu

Haydar Sürgeç (Yaşam Gazetesi Sorumlusu): Sayın Köprücü, tekrar hoş geldiniz. Önceki görüşmelerimizde asgari ücret-emekli kıskacından savunma sanayiindeki yapısal sorunlara kadar eleştirel bir dizi analiz gerçekleştirdik. Bugün, Türkiye’nin kanayan bir yarasını, afetleri ve sonrasında yaşanan toplumsal çöküşü konuşacağız. Deprem, sel, yangın… Her biri bir “doğal afet” olarak kayda geçiyor.

Ancak sizin sert eleştirel bakışınızla dinlemek istiyoruz: Gerçekten bunlar kaçınılmaz doğa olayları mı, yoksa devletin sistemli ihmali ve toplumsal dokuya vurulan birer neşter mi? Afet sonrası yaşanan kaos ve adaletsizlikler, aslında sistemin normal işleyişinin bir tezahürü müdür?

Murat Köprücü: Teşekkürler Haydar Bey. Öncelikle 6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan ve  11 ilimizi etkileyen felakette hayatını kaybedenlere rahmet, yaralananlara şifa ve tüm halkımıza tekrar geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

 Sorunuz, meselenin tam kalbine işaret ediyor. Türkiye’deki “afet” kavramını yeniden tanımlamak zorundayız. Yaşadıklarımız, çoğunlukla “doğal” değil, “beşeri ve siyasi afetler” dir. Bir depremin kendisi doğaldır, ancak o depremin on binlerce vatandaşımızı enkaz altında bırakacak kadar çok katli, kentlerimizi yerle bir edecek kadar yıkıcı olması, tamamen siyasi tercihlerin ve yapısal çürümenin sonucudur.

Aynı şekilde, bir orman yangınının çıkması doğal olabilir, ancak o yangını söndüremeyecek kadar aciz, önleyemeyecek kadar plansız, yanan alanları hemen talan etmeye hazır bir yapılanma, siyasi iradenin eseridir. Dolayısıyla, afet sonrası yaşanan her trajedi—yardımların aksaması, çadır kuyrukları, enkaz altından ses kayıtları, yoksulların bir daha asla ev sahibi olamayacağı kentsel dönüşüm projeleri—bunların hepsi sistemin beklenen, hatta planlanan çıktılarıdır. Afet, mevcut eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri katmerleyerek derinleştiren bir “hızlandırıcı” ve “açığa çıkarıcı” işlevi görür.

Haydar Sürgeç: Bu “beşeri afet” dediğiniz yapının en somut tezahürü, şüphesiz depremlerdir. 1999 Gölcük, 2011 Van, 2020 Elazığ ve nihayet 2023 Kahramanmaraş depremleri… Her seferinde “bir daha asla” denildi, ancak her seferinde aynı senaryo tekrarlandı. Bilimsel uyarılar, zemin etütleri, denetim mekanizmaları neden işlemiyor? Buradaki kasıt ve ihmal nerede başlıyor?

Murat Köprücü: İşte tam da bu noktada, eleştirel bir sosyolojik analiz bize çarpıcı bir gerçeği gösteriyor: Türkiye’de depremle ilgili akademik ve bilimsel çalışmalar bile bu yapısal sorunu aşmakta yetersiz kalıyor. Bilim sosyolojisi alanında yapılan bir araştırma, Türkiye’deki sosyal boyutlu deprem yazınına eleştirel bir bakış atıyor.

Çalışma, bu alandaki bilgi birikiminin, sorunları ve çözümleri derinlemesine anlamamıza yardımcı olacak şekilde zamansal, mekansal ve hedef gruplar bakımından karşılaştırmalar yapmaktan uzak olduğunu ortaya koyuyor. Daha da vahimi, araştırmalar genellikle toplumun direncini artıracak kolektif bir gündemle değil, krizler tetiklendikten sonra, reaktif bir şekilde yapılıyor.

Bu ne anlama geliyor? Bilim bile, afetleri “olağanüstü hal” olarak görüp, onları sistemin olağan işleyişinden bağımsız bir vak’a olarak ele alıyor. Oysa her deprem, inşaat ve ruhsat mevzuatından, imar affına, müteahhit-devlet ilişkisinden, denetimsizliğe kadar uzanan olağan bir sürecin doğal sonucudur. Bu süreci incelemek yerine, sadece enkaz altındakilerin psikolojisi veya acil yardım lojistiğine odaklanmak, suçu doğaya ve “kadere” yıkarak siyasi sorumlulardan uzaklaştıran bir söylem üretir. Bu söylem, iktidar tarafından da çoktan içselleştirilmiş ve afet sonrası iletişim stratejisinin bir parçası haline getirilmiştir.

Haydar Sürgeç: İletişim stratejisi dediniz. Afet anlarında iktidar söylemi ve medya üzerinden yürütülen iletişim nasıl bir rol oynuyor? Gerçeklerin üstü örtülüyor mu?

Murat Köprücü: Kesinlikle. Afet anları, iktidarın iletişim aygıtlarının en yoğun ve en kontrollü şekilde devreye girdiği anlardır. İletişim Başkanlığı’nın kendi ifadesiyle amaçları, “tepkisel reflekslerle şekillenen bir iletişim yerine, bağlamı doğru kuran, öncelikleri gözeten ve kamuoyunun sağlıklı biçimde takip edebileceği bir iletişim akışı oluşturmaktır”. Bu teknik dilin arkasındaki gerçek şudur: “Kaosu ve eleştiriyi yönetmek, gerçek öfkeyi ‘sağlıklı bilgi akışı’ kisvesi altında filtrelemek ve nihayetinde iktidarın kontrolü dışındaki her türlü sesi ‘dezenformasyon’ olarak damgalamak.” Afet anında “bağlamı doğru kurmak”, aslında yıkımın boyutunu, can kaybını, devletin ilk andaki acizliğini, gecikmeleri minimize eden bir dil kullanmak anlamına gelir.

“Öncelikleri gözetmek” ise, enkaz altındaki insanların kurtarılmasından ziyade, iktidar temsilcilerinin sahada “diyalog kurduğu” görüntülerini, devletin “seferber olduğu” naratifini öne çıkarmaktır. Bu iletişim stratejisinin bir diğer ayağı da, her türlü eleştirel sesi, alternatif bilgiyi veya organizasyonu “dezenformasyon” ve “kötü niyet” olarak yaftalamaktır. Böylece, afetzedenin “Niye yardım gelmiyor?” çığlığı, iktidar yanlısı medya tarafından “hainlerin oyunu”na dönüştürülür. Bu, afeti yönetmekten ziyade, afetin yarattığı siyasi riski yönetmektir.

Haydar Sürgeç: Peki bu kontrollü iletişim ve yapısal ihmallerin sonucu olarak afet sonrasında nasıl bir toplumsal tablo ortaya çıkıyor? “Dayanışma” söylemi altında hangi eşitsizlikler yeniden üretiliyor?

Murat Köprücü: Afet sonrası tablo, Türkiye’deki sınıfsal gerçekliğin en katıksız halidir. İlk aşamada, devletin organize olamadığı yerde, gerçek bir halk dayanışması doğar. Ancak bu spontane dayanışma, çok geçmeden iktidarın “devlet şefkati” söylemiyle araçsallaştırılır ve kendi inisiyatifini kaybeder. Ardından, asıl felaket gelir: “Fırsat eşitsizliği ve yeni bir talan rejimi.” Zengin semtlerdeki binalar yıkılmaz ya da daha az hasar görürken, gecekondu mahallelerindeki, düşük gelirlilerin oturduğu çok katlı yapılar yerle bir olur. Kurtarma ekipleri, hangi enkaza daha hızlı ulaşır?

Medya, hangi mahalleden daha çok görüntü yayınlar? Bu soruların cevabı, sınıfsaldır. Ve nihayetinde, en acımasız süreç olan “kentsel dönüşüm” devreye girer. Bilimsel literatürde bile, deprem ve kentsel dönüşüm ilişkisine dikkat çekilmiştir. Ancak burada kastedilen, güvenli konut üretmek değil, afeti fırsat bilerek kent topraklarını yeniden paylaştırmaktır. Yoksullar, artık oturamayacakları pahalı, lüks rezidans projelerinin bulunduğu eski mahallelerinden uzaklaştırılır.

Müteahhitler ve onlarla işbirliği içindeki yerel yönetimler, değerli arazileri ele geçirir. Afet, mülksüzleştirme ve yerinden etme için mükemmel bir bahane haline gelir. Bu süreçte, kadınlar, çocuklar, engelliler, göçmenler gibi kırılgan gruplar, şiddetin ve yoksulluğun en ağır biçimlerine maruz kalır. Afet sonrası travma, bu sosyo-ekonomik çöküşle birleşerek nesiller boyu sürecek yaralar açar.

Haydar Sürgeç: Bu tabloyu değiştirmek mümkün mü? Yoksa her yeni afetle, bu kısır döngüyü daha derinden yaşamaya mahkum muyuz? Sizce çıkış yolu nedir?

Murat Köprücü: Çıkış yolu, afeti siyasetin dışında, teknik bir mesele olarak gören anlayışı kökten reddetmekten geçer. İlk adım, “afetleri önleme”yi siyasi programın ve devlet önceliklerinin merkezine koymaktır. Bu, sadece bina denetimi değil, rant odaklı kentleşme politikalarından vazgeçmek, imar barışı gibi cinayetleri meşrulaştıran uygulamaları tamamen terk etmek, bilim insanlarının bağımsız uyarılarını dikkate alan şeffaf bir yönetişim modelini benimsemek demektir. İkincisi, afet bilgisini ve bilimini demokratikleştirmektir.

Akademik çalışmaların, disiplinler arası ve toplumla iç içe geçmiş olması gerekir. Yani, sosyologlar, mühendisler, şehir plancıları, hukukçular ve en önemlisi afet riski altındaki topluluklar birlikte çalışmalıdır. Bilgi, üniversitelerin ve devletin tekelinden çıkarılıp, mahalle ölçeğinde yaygınlaştırılmalıdır. Üçüncüsü ve belki de en zoru, afet sonrası iletişim tekeline son vermektir. Medya, iktidarın afet naratifini yaymakla görevli bir araç değil, gerçekleri, eleştirileri ve afetzedelerin sesini özgürce duyuran bir kamusal alan olmalıdır. Bağımsız sivil toplumun ve yerel inisiyatiflerin önündeki tüm engeller kaldırılmalı, onların afet yönetiminde söz sahibi olması sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, her deprem, her yangın, Türkiye’deki siyasi rejimin topluma ve doğaya bakışındaki çarpıklığın, çürümüşlüğün ve hoyratlığın bir aynasıdır. Enkaz altında kalan sadece betonlar değil, sosyal devlet ilkesi, planlama aklı, kamu yararı ve nihayetinde insan onurudur. Bu tabloyu değiştirmenin yolu, afet anındaki “tek yürek olma” romantizmi değil, afet öncesindeki “tek akıl” olma mücadelesidir. Yani, rantı değil, insanı; kaderci teslimiyeti değil, bilimsel aklı; tekçi söylemi değil, çoğulcu demokrasiyi merkeze alan radikal bir siyasi dönüşümdür. Aksi takdirde, bir sonraki depremin, selin veya yangının tarihini ve saatini bilemesek de, onun yol açacağı sosyal yıkımın ve adaletsizliğin senaryosunu şimdiden yazmış olacağız.

Haydar Sürgeç: Yine çok sert, ama gerçekleri sakınmayan bir analiz oldu. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü.

Murat Köprücü: Ben teşekkür ederim. Unutmayalım ki, deprem değil, bina öldürür. Yangın değil, ihmalkarlık ve talan yakar. Gerçek afet, sorumluların hiçbir zaman sorumlu tutulmamasıdır.