KIRILGAN BAŞARI
KIRILGAN BAŞARI: TÜRK SAVUNMA SANAYISI, DERINLEŞEN BAĞIMLILIKLAR VE GELECEĞIN BELIRSIZLIĞI
Haydar Sürgeç (Yaşam Gazetesi Sorumlusu): Sayın Köprücü, hoş geldiniz. Savunma sanayiimiz, son yıllarda adeta bir “başarı öyküsü” olarak sunuluyor. İHA’lar, millî gemiler, füze sistemleri… Peki bu görkemli tablonun arkasındaki gerçeklik nedir? Önceki sohbetlerimizde üretim ekonomisindeki yapısal sorunlardan bahsetmiştik. Bugün, sizden bu eleştirel perspektifi savunma sanayimize uygulamanızı istiyorum. Bu “millî ve yerli” vurgusu, gerçekten teknolojik özgürlüğümüzü garanti ediyor mu, yoksa daha sofistike bir dışa bağımlılığa mı kapı aralıyor?
Murat Köprücü: Teşekkürler Haydar Bey. Doğrudan merkeze isabet ettiniz. Evet, görünürde muazzam bir sıçrama var. Ancak eleştirel bir askeri ve endüstriyel analiz, bu parlak görüntünün altında üç temel kırılganlığı ortaya koyar: Kritik teknoloji tuzağı, merkeziyetçi ve şeffaf olmayan yapılanma ve jeopolitik rehavet riski.
İHA’larımız dünyada ses getiriyor, ancak bu sistemlerin gözü, kulağı ve beyni olan yüksek çözünürlüklü kızılötesi kameralar, laser güdüm sistemleri ve yarı iletken çipler gibi hayati alt bileşenlerde ne kadar bağımsızız? Bu soru, başarı öyküsünün en zayıf halkasıdır. Küresel bir tedarik krizi veya bir yaptırım senaryosunda, sadece “montaj hattı” olma riskiyle karşı karşıya kalabiliriz. Yerlilik oranı yüzdesel bir hesapla övünülecek bir veri değil, teknolojik egemenliğin derecesini gösteren bir kriterdir ve bu alanda hâlâ çok ciddi açıklarımız bulunuyor.
Haydar Sürgeç: Bu “kritik teknoloji tuzağı” dediğiniz, sadece bir tedarik zinciri meselesi mi, yoksa daha derin bir yapısal soruna mı işaret ediyor?
Murat Köprücü: Kesinlikle yapısal. Sorun, sadece bir parçayı ithal etmek değil. Sorun, o parçanın tasarım bilgisine, üretim sırlarına ve bir sonraki neslinin inovasyonuna erişememektir. Örneğin, lisans altında ürettiğimiz veya doğrudan satın aldığımız bir motorun yazılımına müdahale edemez, performansını kökten artıramaz veya onu farklı bir platforma uyarlayamayız. Bu, “kullanıcı özgürlüğü” ile “üretici özgürlüğü” arasındaki uçurumdur.
Savunma sanayii politikamız, ikincisini hedeflemeliydi. Ancak pratikte, acil operasyonel ihtiyaçlar ve siyasi prestij kaygıları, genellikle “hızlı teslimatı” önceledi. Bu da bizi, görünürde yerli, ancak özünde dışa bağımlı “melez sistemlere” mahkum etti. Alt sistem tedarikindeki bu belirsizlik, en gelişmiş platformumuzu bile bir kriz anında etkisiz kılabilir.
Haydar Sürgeç: Peki bu teknoloji açığını kapatmak için gösterilen çabalar, örneğin TAİ, ASELSAN, ROKETSAN gibi dev şirketlerin yatırımları yeterli değil mi? Büyük bütçeler ve iddialı projeler açıklanıyor.
Murat Köprücü: Bu büyük şirketler elbette lokomotif görevi görüyor. Ancak eleştirel bakış, bu modelin iki sakıncasını görür. Birincisi, aşırı merkeziyetçilik ve şeffaflık eksikliği. Tüm kritik projeler ve kaynaklar, birkaç devletin doğrudan veya dolaylı kontrolündeki şirkette toplanıyor. Bu, yenilikçiliği ve rekabeti baskılayabilir.
İkincisi ve daha tehlikelisi, “devlet kapitalizmi”nin verimsizlik riski. Süreçler bürokratik, karar alma mekanizmaları siyasi kaygılardan tamamen arındırılamamış ve hesap verilebilirlik sivil denetim mekanizmalarına kapalı olabilir.
Bu ortamda, hata maliyetleri gizlenebilir, başarısız projeler sonsuz fonlanabilir ve asıl potansiyeli olan küçük, çevik firmalar kaynak ve fırsat eşitsizliği nedeniyle geri planda kalabilir. Gerçek bir yenilik ekosistemi, merkezi planlamadan ziyade, özgür, rekabetçi ve risk alabilen özel girişimlerle yeşerir. Savunma sanayiimizde bu iklim ne yazık ki tam oluşmadı.
Haydar Sürgeç: Bir de bu başarıların toplumsal karşılığı var. Toplumda oluşan “yenilmez ordu” algısı ve bunun yarattığı sosyolojik etki hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu, sağlıklı bir özgüven mi, yoksa tehlikeli bir rehavete mi işaret?
Murat Köprücü: Son derece önemli bir nokta. Askeri başarılar ve teknolojik sıçramalar, doğal olarak bir milli gurur ve özgüven yaratır. Ancak, siyasi söylem tarafından abartılı bir şekilde pompalanan ve eleştirel sorgulamanın dışına yerleştirilen bu algı, tehlikeli bir stratejik rehavete dönüşebilir.
Bu rehavet, “artık her sorunu askeri teknolojiyle çözebiliriz” yanılgısını besler. Oysaki Suriye’de, Libya’da veya Doğu Akdeniz’de gördük ki, en gelişmiş İHA’lar bile karmaşık diplomatik, siyasi ve insani meseleleri tek başına çözemez. Hatta bazen, askeri araçların varlığı, diplomatik çözüm kanallarını tıkayabilir.
Daha da endişe verici olan, bu algının toplumdaki militarizasyon eğilimini güçlendirmesidir. “Güçlü ordu, güçlü ülke” söylemi, zamanla toplumsal muhalefeti, barışçıl diplomasiyi ve insan hakları söylemlerini “zayıflık” veya “vatan hainliği” olarak damgalayan bir ortam yaratabilir. Sağlıklı bir demokraside, savunma sanayii vatandaşın güvenliğini sağlayan bir araçtır; toplumsal rızanın, eleştirinin ve denetimin dışında, kendi başına bir amaç haline gelmemelidir.
Haydar Sürgeç: O halde, bu eleştirilerin ışığında, önümüzdeki dönem için gerçekçi bir yol haritası nedir? Kırılganlıkları nasıl aşabiliriz?
Murat Köprücü: Radyografi ve Reform zamanı. İlk adım, acımasız bir teknolojik dürüstlük çalışmasıdır. Hangi sistemde, hangi alt bileşende, hangi yazılım katmanında dışa bağımlıyız? Bu bağımlılıklar haritalanmalı ve kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmalıdır.
İkinci adım, kaynakların dağıtımını gözden geçirmek. Sonsuz bütçeli mega-projeler yerine, kritik teknoloji alt yapılarına (mikro-işlemci tasarımı, ileri malzeme laboratuvarları, yazılım güvenliği enstitüleri) odaklanılmalıdır.
Üçüncüsü, ekosistem çeşitlendirilmeli. Dev şirketlerin tekelinden çıkıp, üniversite-sanayi işbirliklerini, AR-GE odaklı KOBİ’leri ve sivil-özel girişimleri cesaretlendiren bir model benimsenmeli.
Dördüncüsü ve belki de en zoru, savunma politikasını demokratik sivil denetime açmak. Meclis’teki ilgili komisyonlar güçlendirilmeli, bağımsız denetim kurumları projeleri izlemeli, medya ve sivil toplum, başarıları olduğu kadar başarısızlıkları da sorgulayabilmelidir.
Sonuç olarak, uçan, yüzen, vuran millî sistemleri kutlamak kolaydır. Zor olan, bu sistemlerin hangi kırılgan teknolojiler üzerine inşa edildiğini, hangi sosyolojik ve siyasi bedellerle üretildiğini ve gerçekten özgür bir ülkenin güvenliğine mi yoksa belirli bir siyasi vizyonun iktidarına mı hizmet ettiğini sorgulamaktır.
Savunma sanayii, ancak bu eleştirel bilinçle birlikte gelişirse, gerçekten “millî” ve “bağımsız” olabilir. Aksi takdirde, kendi ürettiğimiz altın kafeste oturan bir güç illüzyonundan öteye geçemeyiz.
Haydar Sürgeç: Oldukça sert, ancak bir o kadar da gerekli eleştirileriniz için teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Umarız bu sorgulayıcı ses, gerekli yankıyı bulur.
Murat Köprücü: Asıl görev, kamuoyunu aydınlatmaya çalışan sizlere teşekkür borçluyuz. Gerçek güç, ancak eleştirinin özgür olduğu yerde yeşerir.