Komşu Yangınları ve Toplumsal İstikrarsızlıklar: Türkiye’nin Siyasi Rant ve Ötekileştirme Sarmalı

“Komşu Yangınları ve Toplumsal İstikrarsızlıklar: Türkiye’nin Siyasi Rant ve Ötekileştirme Sarmalı”

Yaşam Gazetesi Sorumlusu Haydar Sürgeç, Yeni Yüzyıl Partisi Genel Başkan Yardımcısı Murat Köprücü ile komşu ülkelerdeki krizlerin Türkiye üzerindeki sosyal etkilerini konuştu.

Haydar Sürgeç: Sayın Köprücü, hoş geldiniz. Bugün, Türkiye’nin hemen sınırları ötesinde yükselen dumanları ve bu dumanların içimize sinmiş halini konuşacağız. Suriye, Irak, İran ve diğer komşularımızda yaşanan ekonomik krizler, iç savaşlar ve istikrarsızlıkların, bizim toplumsal dokumuza nasıl etki ettiğini sizden dinlemek istiyoruz. Küresel ölçekte bu krizlerin nasıl okunması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Murat Köprücü: Teşekkürler Haydar Bey. Öncelikle şu netliği koyalım: Biz artık “İki Savaş Arası Dönem” (1918-1939) gibi sonu felaketle biten bir tarihsel döneme benzeyen, son derece parçalı ve belirsiz bir küresel sistemin içindeyiz. Uluslararası kuralların güçlü tarafın çıkarına göre yeniden yazıldığı, büyük güçlerin rekabetinin tüm dünyayı etkilediği bir zamandayız.

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 raporu, ilk üç küresel risk olarak jeoekonomik çatışma, yanlış bilgi/dezenformasyon ve toplumsal kutuplaşmayı gösteriyor. İşin trajikomik yanı, Türkiye’nin sadece bu risklerin mağduru değil, aynı zamanda bazılarının aktif bir “üreticisi” haline gelmiş olmasıdır. Komşu krizleri, sadece dış politika başlıkları değil, iç siyasetin olağan malzemesi, iktidarın toplumu şekillendirmek için kullandığı bir maniveladır.

Haydar Sürgeç: Bu manivelanın en somut tezahürü kuşkusuz göç ve mülteci meselesi. Suriye’den başlayan ve artarak devam eden bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Murat Köprücü: Mülteci meselesi, insani bir trajediden, iktidar için en karlı siyasi rant projelerinden birine dönüştürüldü. 2026 itibarıyla, Suriye’deki iç savaş “donmuş” bir çatışma olmaktan çıkıp, daha parçalı ve dış müdahalelere açık bir istikrarsızlık alanı haline geldi. Bu durum, yeni göç dalgalarının potansiyelini sürekli canlı tutuyor.

Peki iktidar bu süreci nasıl yönetti? İlk yıllarda “açık kapı” politikasıyla “dini kardeşlik” vurgusu yapıldı. Ancak zamanla, bu insanlar ülke içinde bir “daimi öteki” olarak kodlandı. Toplumsal her gerilimde, her ekonomik sıkıntıda, işsizlik ve enflasyon tartışmalarında, gerçek sorumluların üzerinden basıncı almak için hazır bir günah keçisi olarak önümüze sürüldüler.

Buradaki en büyük eleştiri, mültecilerin insani hakları ve entegrasyonu için hiçbir ciddi, uzun vadeli ve şeffaf politikanın geliştirilmemiş olmasıdır. Tam tersine, durum sürekli bir kriz ve belirsizlik halinde tutularak, hem mülteciler hem de yerel halk üzerinde psikolojik bir baskı aracına dönüştürüldü. Bu politika, toplumsal kutuplaşmayı beslemekten başka bir işe yaramadı.

Haydar Sürgeç: Sadece Suriye değil, İran gibi kritik bir komşumuzda da ciddi bir iç karışıklık ve ekonomik kriz potansiyeli var. Haziran 2025’teki “12 Gün Savaşı” sonrası ilişkiler gerildi. Türkiye, bir NATO üyesi olarak İran’daki protestolara dış müdahaleye sıcak bakmadığını açıkça belirtti. Bu tutum ve olası bir İran krizinin Türkiye’ye etkileri neler olur?

Murat Köprücü: İran’daki gelişmeler çok kritik. Ülke, ekonomik kriz, devalüasyon ve geniş çaplı protestolarla sarsılıyor. Rejim, bu durumu ABD ve İsrail’in yürüttüğü bir “hibrit savaş” olarak kodluyor. Türkiye’nin dış müdahaleye karşı çıkması, kısa vadeli realist bir duruş gibi görünebilir. Ancak asıl eleştiri, Ankara’nın bu ve benzeri tüm krizlere yaklaşımında yatıyor:

Reaktif ve fırsatçı. İran’da rejim değişikliği ya da iç çöküş, Türkiye için muazzam bir göç dalgası, sınır güvenliği tehdidi ve bölgesel güç boşluğu anlamına gelir. Peki iktidar bunun için toplumsal, ekonomik ve güvenlik açısından hazırlık yapıyor mu? Hayır. Bekliyor. Çünkü bu krizler, “dış tehdit” naratifini güçlendirmek, olağanüstü hal ve merkeziyetçi politikaları meşrulaştırmak için daha fazla malzeme sunuyor. Bir başka risk ise, İran’daki gerilimin, tüm bölgeyi içine alabilecek daha geniş bir çatışmaya dönüşme ihtimali. Türkiye, böyle bir yangının tam ortasında kalabilir.

Haydar Sürgeç: Ekonomik boyutu da konuşalım. Komşu krizler ve küresel ticaret savaşları, zaten zor durumda olan Türk ekonomisini nasıl vuruyor?

Murat Köprücü: Vuruyor, hem de çok sert vuruyor. Ancak burada da iktidarın resmi söylemi ile acı gerçek arasında uçurum var. SETAV gibi kuruluşlar Türkiye’nin “pozitif ayrıştığından”, “kriz yönetebilen bir güç” haline geldiğinden bahsedebiliyor.

Peki gerçekte küresel tablo nedir? Allianz Trade raporuna göre, 2026’da küresel ticaret hacmi büyümesi %0,6’ya düşecek, şirket iflasları %5 artacak. ABD-Çin arasındaki “hegemonya savaşı” ve artan gümrük tarifeleri, ihracatçıların üzerinde korkunç bir baskı oluşturuyor.

Türkiye gibi ihracata bağımlı, komşu pazarları (Ortadoğu, Doğu Avrupa) istikrarsız bir ülke için bu demektir ki: İhracat pazarları daralıyor, tedarik zincirleri pahalılaşıyor ve kırılganlaşıyor, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar kronik bir maliyet unsuru haline geliyor.

İktidar ise bu gerçekleri, “dış mihrakların ekonomik saldırısı” gibi içe kapanmacı, milliyetçi bir söylemle karşılıyor. Bu söylem, ekonomik politika hatalarının üzerini örtmek için kullanılıyor. Sonuçta, komşu krizlerden kaynaklanan ekonomik şoklar, vatandaşın cebinden çıkıyor; enflasyon, işsizlik ve alım gücü erimesi olarak geri dönüyor.

Haydar Sürgeç: Tüm bu baskıların, Türkiye’nin kendi iç sosyolojisi üzerinde nasıl bir etkisi var? Toplum bu süreçten nasıl etkileniyor?

Murat Köprücü: Etki, derin ve yıkıcı. Burada tek bir kelime üzerinde durmalıyız: Kutuplaşma. Küresel risk raporlarının da gösterdiği gibi, toplumsal kutuplaşma, ekonomik eşitsizlikler ve dezenformasyonla beslenen bir canavardır. İktidar, komşu krizleri ve dış tehditleri sürekli gündemde tutarak, toplumu “biz” ve “onlar” şeklinde dikotomilere ayırıyor.

Mülteciler, Batılı güçler, terör örgütleri, finansal spekülatörler… Hepsi, içerideki tüm sorunların müsebbibi olarak gösteriliyor. Bu, klasik bir “düşman yaratma” ve “kuşatılmışlık psikolojisi” inşa etme stratejisidir. Böyle bir ortamda, sivil toplumun etkinliği ve toplumsal diyalog imkânsız hale gelir. Nitekim, Türkiye’de sivil toplum uzun süredir devletin gölgesinde kalmış, son yıllarda ise baskılar nedeniyle “motive ama içine kapanmış” bir haldedir.

Kutuplaşma öyle bir noktaya vardırıldı ki, toplum artık ortak meseleleri konuşamıyor, ortak çözümler üretemiyor. Herkes, iktidarın çizdiği kalıplar içinde, ötekine karşı öfkeyle dolu bir şekilde yaşıyor. Bu, bir toplumun en değerli sermayesi olan sosyal güveni tamamen tüketen bir süreçtir.

Haydar Sürgeç: Peki bu karanlık tabloya karşı bir çıkış yolu var mı? Ne yapılmalı?

Murat Köprücü: Çıkış yolu, öncelikle bu kriz söyleminin ve kutuplaştırıcı dilin terk edilmesinden geçer. Türkiye, CFR raporunun da işaret ettiği gibi, artık sadece krizlere tepki veren değil, onları şekillendirebilecek bir akıl ve diplomasi üretmek zorundadır. Bu da şu adımları gerektirir:

1.  Şeffaf ve İnsani Göç Politikası: Mülteciler üzerinden siyasi rant arayışı son bulmalı. Kalıcı entegrasyon politikaları geliştirilmeli, uluslararası işbirliğiyle güvenli bölgeler oluşturularak gönüllü geri dönüşler teşvik edilmeli.

2.  Önleyici ve Bağımsız Diplomasi: Komşu krizlere “yangına körükle gitmek” yerine, arabuluculuk ve diyalogu öne çıkaran, bloklara angaje olmadan ama ilkelerinden de taviz vermeyen tutarlı bir dış politika izlenmeli.

3.  Ekonomik Dayanıklılık: Komşu pazarlara bağımlılık azaltılmalı, tedarik zincirleri çeşitlendirilmeli, yüksek teknoloji ve katma değerli üretime geçiş hızlandırılmalı.

4.  Toplumsal Barışın İnşası: Kutuplaştırıcı nefret söylemi terk edilmeli, sivil toplum özgürleştirilmeli, farklı gruplar arasında diyalog mekanizmaları güçlendirilmeli. Unutulmamalıdır ki, komşu yangınlarından en çok, kendi içinde çatırdayan toplumlar etkilenir.

Haydar Sürgeç: Çok teşekkür ederiz Sayın Köprücü. Umarız bu eleştiriler ve öneriler, gereken yerde karşılık bulur.

Murat Köprücü: Ben teşekkür ederim. Unutmayalım; komşuda yangın var diye, evimizi kundaklamak zorunda değiliz. Asıl mesele, yangını söndürmeye çalışırken, kendi temellerimizi sağlam tutabilmektir.